leydi fenerli

bu domuz gribi virüsü sadece sarı lacivertli sporcularla mı alakadarmış ki?

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 06 Nov 2009

internet sitelerinde şöyle bir gezindim ki her tarafta fenerbahçe kulübünün domuz gribi açıklaması var.

tamam bir iki sporcu grip olmuş olabilir de, bunun domuz gribi olduğu nereden belli, ve olsa bile acaba sadece bizim kulübün sorunu mu bu?

eğer fenerli sporcular risk grubunda ise, memleketteki bütün sporcular da risk grubundadır herhalde. o halde neden sadece fenerin grip aşısı karşısındaki tavrından bahsediliyor anlayabilene aşkolsun.

ortada sanki sadece fenerbahçe kulübü ve yakın çevresinde domuz gribi virüsü tespit edilmiş gibi bir hava estiriliyor adeta. fakat sanırım bu da her zamanki gibi fenerin üzerine gitme politikasının bir yan tezahürü. fener şimdi havaya girdi ya, aman hemen karşı psikoloik savaşı başlatalım telaşı. hoş o psikolojik savaş zaten hiç kesilmedi.

eh ne diyelim, kolay gelsin bakalım.

teşekkürler çocuklar! ebedi dostun intikamını aldınız! :)

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 06 Nov 2009

steaua bucuresti…

şampiyon kulüpler kupası sahibi. nam-ı diğer, şampiyonların şampiyonu.

bu bağlamda avrupa fatihimiz galatasaray’ dan da büyük bir kulüp oluyor. daha büyük bir kupayı almış ya! :)

aslında geçen sene galatasarayın şl’ ne gitmesini engellediğinde durum anlaşılabilirdi. zira “şk kupasını almışlık” a karşı “uefa kupasını almışlık”, o mantıkla bakanlara göre elbette ki maçın kaderini de belirleyecek ve galatasarayı bir on milyon avro mu onbeş milyon avro mu neyse işte ondan edecekti. ve etti zaten. gerçi o para yabancıya da gitmedi fenerbahçemize geldi :)

fakat yine de fenerbahçe derhal galatasarayımızın intikamını almaktan kaçınmadı. ebedi dostluk sözkonusu ne de olsa. işte o yüzden de, bu yakınlarda yani bir iki sene içinde galatasaray kulübünden beklediğimiz, tez elden bir arsenal, bir chelsea galibiyeti getirmeleri ve bizim intikamımızı almaları. zira biz önümüze çıkarlarsa leverkusen ve hamburg’ u falan da tepelemeyi açıkça taahhüt ediyoruz. eee dostluk ne günler için? :)

Fenerbahçelilerden Midyatlı 2 bin öğrenciye yardım

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 04 Nov 2009

bazı ezik medya internet siteleri başka birşey bulamayınca ercan saatçi ve güizaya takmış durumdalar kafayı.

bazıları da gerçekten gazetecilikle uğraşıyorlar.

http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/12856796.asp?gid=211&sz=2438

türk telekom efesi devirince mirsad’ la gündem değiştirmece (mi?)

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 03 Nov 2009

bu ne ya dedim hürriyetteki haberi okuyunca. meriç tunca yazmış bir de. yeni okudum ve sordum evdekilere “meriç tunca hangi takımı tutuyordu?” diye. “fener” dedikleri zaman da “haa evet doğru fenerdi” dedim sonradan hatırlamış gibi. bu nasıl fenerlilikse! “haber” demiş de, esasında yazının içeriğinden de belli ki bu sadece bir “duyum” ya da “hissiyat”…

gazeteci sadece duyduğu ve araştırıp doğrulatmadığı bir vakayı nasıl “haber” diye verebilir? “haber” i doğrulatırsın kardeşim fakat “şöyleymiş, böyleymiş” dediğin şey sadece kendi yorumun, kendi fikrin olarak kalır. gerçekten meriç ya da şefi veya yönetmeni buna neden “haber” demiş olabilirler ki?

bence masasında şekip bey’ in basın açıklamalarındaki “geçen sezon play off final serisi devam ederken mirsad’ la efes arasında sözleşme imzalandığı” bilgisinden başka veri girdisi yok. ve kendince, efesle mirsad arasındaki sözleşmenin serinin 2. maçından sonra imzalandığını sadece tahmin ediyor ve sözde mirsad’ ın “aman efes şampiyon olamazsa ergin gider, o zaman ben de açıkta kalırım” deyip sonraki maçları efes’ e kazandırdığı iftirasını atıyor. az buz bir komplo teorisi değil bu valla bence tez gidip wa dc’ deki komplo merkezlerinden birine yazılsın. iyi para veriyorlarmış diye söylüyorlar.

ben buna inanmıyorum. yani hemen 2. maçtan sonra olduğuna. belki 3. maçta birşeylere kızıp da efese imza atmış olabilir ama 2. maçın sonuna kadar bir sorunu olabileceğine inanamıyorum açıkçası. ve düşünüyorum, eğer mirsad gerçekten de öyle birşey dediyse, işte efes şampiyon oldu, işte ergin görevinin başında! o zaman mirsad neden yine fener’ e döndü?

az önce meriç tuncanın fenerbahçeliliğini sorguladım çünkü play off final serisinin tamamını izleyen bir fenerbahçeli, ilk iki maçı alan fenerin sonraki maçları tamamen hakemlerin taraflı ve fener aleyhine kasıtlı davranmaları, özellikle willie solomon’ un laubali oyunu (ahh yine hatırladım şimdi, o solomon yüzünden saç baş yolma olaylarımdan sonra yolda yürürken kızlar bana “şşt! yakışıklı!” diye laf atmaya başlamışlardı valla) :) ve sonradan ortaya çıktığı gibi kerem gönlüm ve mario kasunda (sözde ondaki yasal sınırın altındaymış) tespit edilerek efesin takım halinde bunu yaptığını sabitleyen doping maddesi katkısının da etkisi ile kaybettiğini bilir. zaten o sebepten abdi ipekçide yer yerinden oynadı. çünkü fener seyircisi salona şampiyonluğun ellerinden alınacağını bilerek gitmişti. hatta galatasaraylı basketbol federasyonu başkanı bile efese kupayı vermedi. neden? belli ki içine sinmedi! neyse bunlar uzun hikaye. fakat meriç tunca “haber” adı altında resmen iftira atıyor. kulübümüzün sitesinden ciddiye alınıp da yalanlanır mı acaba diye düşünüyorum şu anda. birazdan ziyaret ederim :)

ziyaret ettimm! işte burda :) http://www.fenerbahce.org/fb2008/detay.asp?ContentID=17534

postkadıköyderbi spor medyası psikanalizi, teşhis ve tedavi seçenekleri

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 02 Nov 2009

(spor medyası: “küçük bir kısmı hariç” açıklamasını da içermektedir)

psikanaliz dedim ama inceleme sonuçlarına göre teşhis ve tedavi durumlarını da değerlendireceğim.

aralarında psikolog bile var gerçi.

fakat o dahil hiçbiri acilen yardıma ihtiyaçları olduğunun farkında değil.

ben de naçizane işte bu yüzden bu sorun ile ilgilenmeye karar verdim. zaten siz de bilirsiniz “terzi kendi söküğünü dikemez” derler.

sadece yardımcı olmak istiyorum onlara, kendilerini anlamalarını, kendilerini tanımalarını sağlayarak. kesinlikle başka bir amacım yok.

method mu?

hmmm…

valla bu yardım, bir çeşit geleneksel tedavi, alternatif tıp, halk arası deyiş, söylence, ne bileyim işte okuyup üfleme, taşlayıp sitemleme vs. uygulamalara dair bir zararsız “elinden tutma ve destek olma” çabası olarak da değerlendirilebilir. ha kendimi burada sorumlu hissetmemin sebebini soracak olursanız, bu camianın topyekun bir cinnet halinin içinde olması ve kendilerine zarar vermenin de ötesinde sistemi çökertme eğilimine girmeleri nedeni ile altında kalabileceğimiz korkusudur.

“vay canına, o kadar mı!” diyecektir denk gelip de okuyan fenerbahçeli arkadaşlar. aynen o kadar valla!

işe öncelikle bu rahatsız güruhun hep bir ağızdan (ki bu da sorunun kitlesel boyutunun en önemli unsurudur) anlattıkları öyküyü genel hatları ile aktarmakla başlayalım. aktaralım ki bu yardım etmeye çalışacağımız spor medyasındaki genel hezeyan durumuna işaret eden derbi algılarının ne kadar vahimleştiğini anlayalım.

tarih, 25 ekim 2009… yer, helalinden kadıköy şükrü saracoğlu stadyumu… oynanan maç, fenerbahçe-galatasaray derbisi…

tribünler coşkulu, 9 senedir galibiyeti bırak beraberlik dahi alamamış rakip takım ve genel olarak spor medyası korkuluydu…

iki takımın da oyuncuları ısınmak üzere sahadalardı.

galatasarayın, türkiyenin, avrupanın, dünyanın, kainatın yıldızı, galatasaray, abd, fifa, tff, sevgi gönüllüleri derneği, ecza depoları birliği, kaf dağı keklik avcıları konfederasyonu başkanları ve daha nice önemli şahsiyete direkt kırmızı hatlarla bağlı ve sorumlu kaptan arda, bakıp gözettiği hasta çocuklardan birinin maç öncesi hakkın rahmetine kavuşması ile (allah rahmet eylesin) benliğini saran yoğun matemini zorlukla şen şakrak bir görüntünün ardına gizlemeyi başararak sahaya teşrif etmişti.

ulu kaptan arda ısınma hareketleri yaptığı sırada tüm takım arkadaşları selamlamak için yüzleri taraftarına, kendisi ise bir yerlere laf yetiştirmek üzere geriye dönük vaziyette ilerliyorlardı. evet buna inanmalısınız, yüce arda’ nın geri geri yürümek gibi de ayrı ve özel bir yeteneği daha vardı.

tam bu sırada rakip takım fenerbahçenin sıradan, yüzeysel ve alt tarafı dünya kupasında gruplardan çıkmayı her nasılsa başarmış futbol fukarası bir ülkenin yine futbol fukarası futbolcusu christian, yoluna çıktı diye “çekil önümden tarzı” bir hareketle büyük kaptan arda’ yı hoyratça ittirdi.

arda ise buna güldü geçti. karakteri düzgün, olgun, hoşgörülü bir çocuktu ne de olsa.

fakat maalesef bir jetonu vardı. işte o jeton, ulu arda’ nın sahadaki çabukluk performansı ile uyumlu bir süre sonunda “tık” diye düştü. “jeton düşmüşse harekete geçmek gerekir” ilkesi ise, adeta arda’ nın yaşam felsefesi idi.

arda harekete geçti.

fakat artık christian ondan baya uzak bir yerdeydi.

arda büyük bir ciddiyet ve kararlılıkla christian’ ın yanına doğru yürüdü. tam o sırada içinde bir yerde pusuya yatmış beklemekte olan matemi de hareketlenip ortaya çıkıverdi. arda artık hem hüzünlü, hem olgun, hem de bilge idi. aklında yaşamın ve ölümün, varoluşun ve nihilizmin anlamına dair derin ve dingin tespitler vardı.

“şey afedersin arkadaşım, biraz önce sanki bana çarptın mı, bir şey oldu ama sanırım bu duruma sen de en az benim kadar üzülmüşsündür, o yüzden sana söylemek istediğim, bunu sorun etmeyelim christiancığım, lütfen unutalım, olmamış sayalım ve dostluğumuz baki kalsın, bak maç kaç kaç biterse bitsin yarın öğlen brunch’ a bendesin” dedi…

dedi ama, karşısında kim vardı ki. christian kimdi ki. doğal olarak anlamadı yüce arda’ yı. aynı dili konuşmuyorlardı. onlar ayrı dünyalara aitti. biri latin amerika, diğeri avrasya kökenli idi. evrensel ortak dil anlayışı bulunmayan christian zannetti ki, arda kendisine küfretti. aslında arda “hepimiz insanız, sevelim birbirimizi” tarzı şeyler de söylemişti fakat yabani christian arda’ nın ağız hareketlerinden onun kendisine başka bir şey söylediğini sandı. sonra da o sakin, barışçıl ve de etçil oops! sorry… hayvan haklarına da son derece saygılı çocuğun tamamen iyiniyeti ile bezediği uzlaşma teklifine yakadan tutup sarsmak ve öte tarafa itelemek gibi ilkel davranış biçimlerini de içeren huysuz tavırlarla karşılık verdi.

eh artık kaçınılmaz; itişip kakışma başladı. buna arbede deniyordu. fakat bazı kötüniyetli çevreler ki bunlar sadece fenerbahçe kulübü camiasındandı, artık “arbede” sözcüğünü “ardabe” şeklinde telaffuz ediyorlardı.

christianla aynı memleketten olan bilica, kavgaya tutuşanları ayırmaya girdi. fakat o da aniden kötü bir şey yaptı. hem de çok kötü bir şey. christian’ ın yaptığından bile daha kötü bir şey… “o kadar da kötüsü olabilir mi?” demeyin, oldu valla.

bilica’ nın muhtemelen öteden beri yüce arda gibi bir futbolcu olamadı diye çevresinden sürekli azar işitip durduğu için kırılan gururunun çatlaklarından filizlenmiş ve zaman içinde belli bir yoğunluğa erişmiş olan kıskançlık ve kızgınlık karışımı bir duygu, o anda karşı koyamadığı saldırgan bir eyleme “kasıt” unsuru haline gelmeye niyetleniverdi. onca futbolcu ile birlikte kendisini tutmaya çalışan diğer görevlilerin arasında zıp zıp zıplamakta olan yüce arda’ nın ulu kafasının arkasına bir tokat yapıştırdı.

işte o an sanki dünya durdu. kısa bir süre de olsa, insanların kanını donduran bir sessizlik oldu. karıncalar yiyecek toplamayı, tırtıllar sürünmeyi, martılar kanat çırpmayı bıraktı. havadaki birkaç martı patır patır denize düştü. uzaklarda bir yerde bir deniz kıyısında şirin bir balık lokantasında, masadan atılan balık parçasını iştahla ve sevinçle kapmış olan sarman kedi, daha bir kez bile ısıramadığı balık parçası ağzında, öylece kalakaldı. kedi duruldu, kedi süzüldü, kedi yoruldu. balık parçasını ağzından usulca dışarı bıraktı ve olduğu yere yığıldı. artık o kedi bir daha toparlanabilir miydi bilinmez ama bilica’ nın işi kedininkinden de zordu. hatta artık bilica’ nın işi bitmişti. ceza alması şöyle dursun, qtm onu belleyecekti. bu davranışının nedenini bir ihtimal önceki seneden, sivasspor defansında görev yaparken, galatasarayı arada sırada tepelemeleri sırasında ulu kaptan arda’ nın sözde şımarıklıklarına, hırçınlıklarına, üstünlük taslamalarına karşı bilediği bir kin olarak görmeye çalışmak mı gerekirdi artık bir önemi yoktu. çünkü bilica da bu olayla birlikte christian gibi asla delikanlı olmayan bir memleketin ruhsuz, hissiyatsız ve vurdumduymaz bir yabanisi olarak patentlenip tescil edilmişti. beşiktaşın yumrukçusu tello’ dan ve galatasarayın yumrukçusu keita’ dan farkı,  onun muhteşem arda’ ya dokunmuş olmasıydı. yani dünya yıkılsa yapılmaması gereken şeyi yapmıştı bilica. yine de allahtan rahmet dileklerimizi merhumdan esirgemeyelim. nihayetinde o da bir insandı. 

ulu arda ile asıl dalaşan ise kurtulacaktı zaten. çünkü yüce kaptanın cezaların fenerbahçe kanadından takipçilerini ayağa kaldırmadan kurtarılması için bir de taviz verilmesi gerekiyordu ve kahretsin ki buradaki taviz de, şu gıcık christian’ a bu olaylardan dolayı ceza verilemeyecek olması gibi görünüyordu. arda’ ya ceza verilmemesi için, maalesef christian’ a da ceza verilmemesi gerektiği açıktı. çünkü ilk önce ikisi kavga etmeye başlamıştı. hep şu fenerin ve fenerlilerin yüzünden oluyordu bu çekingen sonuçlar. neyse maksat yüce ardaya gol olmasındı. fakat olacaktı o ayrı konu.

sonra ansızın harika bir olay gerçekleşti. a-haaa! fenerbahçe tribünlerinden bir densiz sahaya madeni para attı ve şansa bak ki o da gitti hakemin kafasını kanattı!

ayarlasan böyle bal olmazdı.

bütün anti-fenerli medya sevinç ve heyecanla ayağa zıpladı.

maç iptal mi edilecekti yoksa?

fenere kapatma veya en azından seyircisiz oynama cezaları gelebilirdi.

kalpler atışlarını tatlı bir telaşa bıraktı, dudak kıvrımları kenardan yukarı doğru sinsi sinsi kalktı.

hakemler odalarına gittiler.

medya tarafında bir heyecanlı bekleme olayı başladı ki yürek dayanmaz.

inceden bir melodi, fısıltı gibi mırıldanmalara dolandı:

“hadi hakem, hadi hakem!

sana birşeyler olsun yan hakem!

evet evet olsun, yıkılsın, ölsün hakem…

ne güzel olur, maç iptal olur.

hükmen galip galatasaray, kadıköy kabusundan kurtulur.

lay lay lay loooomm!”

fakat yıl gibi hissettiren dakikalar inadına ağır ilerliyor, bir ömre bedellenme niyetinde yeminler ediyordu…

umudun homurtular ardında yitip gitmeye başladığı anlarda, yeni bir türkü tutturdu çaresiz medya;

“ah yaaa ayda yılda bir yakalamışız saracoğlunda bir olay,

bu fırsat da bir daha gelmez kolay kolay :(

hadi ama hakem hadi bünyamin!

iptal et maçı da 10 senede bir şurayı galibiyetle terkedelim!”

………………………………………..

derken…………….

“has…ir lan emin misin hakem sağ mıymış?

yaz o zaman “aziz soyunma odasındaymış”

lan olm körüğe girerken şişleyemediniz mi karnından?

tribünden atılmış derdik hazır karışık ortam!

ne demekmiş lan bu maç oynanacak?

manyak mısın olm fener tarih yazacak!

getir lan ordan yukarda konyak olacak!

hee rüstem aldı lan çarşı n’olacak?

sen değil miydin 10 da 10’ a da karşı çıkacak?

at lan şu konyağı fener yine koydu koyacak :(

yavaş at olm adam güvenliği zor atlattı

ahh! lan nerdeyse kafam kırılacaktı!

plastik değil salak bu şişe camdı

hatırlasana sametin kafasına da atılandı

ah ulan guiza bile bu maçta gol attı

at bari başlığı “fenerli kafama konyak attı.”

…………………………………………… 

işte basın tribününde durum maç boyu yaklaşık olarak böyle sürdü gitti.

hakem talimatı okudu, maçı başlatıp başlatmama insiyatifinin kendisinde olduğunu onaylattı, yan hakem de “gayet iyiyim abi” deyince, başlama düdüğünü çaldı.

fakat stad saracoğlu idi ve işlenmekte olan insanlık suçlarının ardı arkası kesilmek bilmiyordu.

misafir takıma onca eziyet ve işkenceden sonra, şimdi de flaş ve de trash (tıraş) futbolcuları keita’ ya ayırımcılık yapılıyordu.

peki bu nasıl oluyordu?

aynen şu şekilde oluyordu:

galatasaray taraftarının olduğu tribünlerden muhtemelen keita’ nın oynamakta olduğu kenara yakın durmakta olan yan hakeme atılan bir su bardağı, kimseye isabet etmeden keita’ nın en az 50 santimetre (bir metrenin yarısı) önünden geçip yere düşmüş ve doğal olarak bu şekilde gözünü yaralamış, hayatını karartmış, onun “göz alıcı” kariyerine acı bir şaka gibi “gözünü kaybetmiş olmak” sertifikasını da zımbalamıştı. oysa onun, parlak kariyerine “gözlerinden birini kaybetmiş olmak” başarısını eklemek gibi bir hedefi yoktu. hiç de olmamıştı. onun kariyer planlarının neler olduğu konusuna ise birazdan değineceğim. 

bardak yere düştükten hemen sonra aklına bir şey gelmiş gibi aniden sol gözünü acı içinde tutmaya başlayan keita, usulca ve yan gözle etrafa da bakaraktan yere yattığında bu kez de sağ gözünü tutuyordu. muhtemelen bardak keita’ nın gözleri etrafında “sek sek sekerekten” bade süzmüş ve bünyesinden sıçrayan su damlacıklarını inci niyetiyle dizerekten yere konmuştu. ve tam da bu sırada “gel caaanım, gel ammaaan!” nidaları yükseldi şu sorununu çözmeye çalıştığımız cinnet halinin eşiğine gelmiş spor medyasından.

keita çağrıya olumlu yanıt verdi. yatmakta olduğu ve yaralanan gözlerinden sağdakini tuttuğu yerden pek de çaktırmadan bardağın yerini tespit ettikten sonra kalktı. staddaki onbinlerce ve de ekran başındaki milyonlarca insanın şaşkın bakışları arasında gidip bardağı eline aldı. bir de herkesin şaşkınlığından fayda, gözleri kör halde nereden nasıl bulduysa topu da kaptı. sonra “kaybettiği” gözlerinden değil de artık yüksek hissiyatı yanında yoğun durugörüsünün rehberlik ettiği yoldan elinde bardak, koltukaltında top, sahayı boydan boya kat’etti. fakat yine de artık dünya gözü ile göremese de her ihtimale karşın gözkapaklarını açık tutmayı da ihmal etmedi. sonra bardağı iki arada bir derede ve o kargaşa içinde, görme engeline rağmen tereddütsüz tespit edebildiği temsilci-gözlemci masasına götürüp bıraktı. masadakilere fırçasını attı. masadakiler bu işe şaştı kaldı. işte asıl büyük sorun ve ayırımcılık denilen olay da orada başladı. arkasından yetişen hakem ona sarı kart gösterdi. keita hak arama çabalarının engellendiğini farketti. kendisine karşı yapılmakta olan ayırımcılığı taa iliklerinde hissetti. işin kötü tarafı, bu ayırımcılık hareketi bununla da kalmayacaktı. ileride maç sırasında olacakların ve birazdan burada anlatacaklarımın da ötesinde, hatta son düdük çalındıktan sonra maça dair çıkacak tartışmalarda, fenerbahçe camiasından kendisine çok daha fena bir tavır sergilenecekti. şovenist fenerbahçe camiası, totaliter, anti-demokratik ve faşist newton yasaları yanında öklit ve pisagor bağıntılarını olaya mutlak surette uygulayarak, bardağın galatasaray tribünlerinden atıldığını ve üstelik keita’ ya da değmediğini ispatlama yarışına girecekti.

şimdi gelelim, az önce de bahsettiğim keita’ nın kariyer planları konusuna.

bu planlar arasında “gözlerimden birini kaybetmek yok” demişti keita. doğrudur. hatta maç sırasında gözlerinden ikisini birden kaybetme noktasına bile geldiği için kızmıştı aslında. o anda o şekil bir işi başarmanın peşinde değildi röportajlarında da yoğun bir şekilde vurguladığı üzere.

o aslında,  futbolla başladığı kariyerine boksla devam etmek niyetini taşıyordu. galatasaray gibi federasyonu tarafından en üst seviyede kayırıldığını duyduğu bir kulübe transfer olmasındaki en büyük neden de, kasımpaşa ve eskişehirspor maçlarında olduğu gibi, izleyicilere yaşatacağı boks şovlarına bir müdahalenin olmayacağı garantisinin kendisine arka plan sözleşmesi ile verilmiş olması idi. işte bu yüzden galatasaray yönetiminde ve teknik direktöründe “hey keita maçlarda rakip oyunculara yumruk atıp durmasana, bak bir gün fena kızartacaklar seni” gibi bir ikazda bulunmak iradesi oluşamıyordu. dediğim gibi, arada sözleşme vardı çünkü.

öyküye ve stada tekrar dönersek; oyun devam etti. sarı kart olayı unutuldu. sarı kart olayı, bunu kesinlikle unutmaması gereken rijkaard, ulu-yüce kaptan arda ve keita tarafından da unutuldu. “unutulmaması gereken şeyler birer birer yitip gitti ………. karanlık dünya ormanlarına yeniden süzüldü, şarkta görülen gölgenin söylentileri alıp yürüdü, isimsiz korku fısıltıları dört bir yanda dolanmaya başladı, güç yüzüğü artık zamanının geldiğini anladı ve gollum’ u terketti” oops!!!

keita canhıraş bir mücadele içerisinde, içinden kendisini durdurmak üzere gereken tedbirleri almayı her nasılsa akıl edebilmiş olan ve carlos ile vedersonu adeta kale kilit gibi (reklama girer mi ki?!) kullanan vasat teknik direktör daum’ a en iyi dileklerini iletirken, üstelik tam da takımları durumu 2-1’ e getirebilmişken, sağ kanattan var gücüyle yükleniyordu.

fakat tam dünyanın en iyisi, en süperi, en zekisi, en yeteneklisi, şampiyonların şampiyonu barça’ yı ispanya amatör ligden alıp zirveye taşıyan ve bırak futbol tarihini, insanlık tarihinin en iyi teknik direktörü olarak kabul edilirken asla başka takım değil, kendi ayarındaki tek takım, avrupa fatihi, her sene iç-dış cümle kupaların en istikrarlı toplayıcısı, cehennem stadın bol hayır dualı cennetmekan kulübü galatasarayı tercih eden, (kıvırcıklaştıran) şampuanların efendisi, karizmanın diğer ismi rijkaard’ ın da net ve kesin bir şekilde maçtan sonra da öngördüğü gibi, sonu tartışmasız gol olan bir atağı kesmek üzere kendisine sarılıp indirmeye çabalayan carlos’ u, zaten gözlerini de bu stadda kaybetmiş olmasından kaynaklanan ağır haksız tahrik nedeni ile hoşgörülmesi gereken bir yumrukla yere indirdi. fakat şovenist hakem, her zamanki gibi talimat ve kurallara aykırı davranarak elini cebine attı ve ona, yani kariyerlerin kralı keita’ ya hem de ikinci sarıdan bile değil, doğrudan kırmızı kart gösterdi. oysa erman moroğlunun kara kaplı kitabı asla öyle demiyordu. o kara kaplı kitapta zaten keita için özel hükümler de vardı; “sıkışan maçların hepsinde keita yumruk atarak rakip tasfiyesine gidebilir” şeklinde ama dedikleri gibi, bu stadda bariz şekilde hukuk çiğneniyor, kendisinin rakip yumruklama hakkının elinden alınması sureti ile sistemli bir ayırımcılık uygulanıyordu. belki de aihm’ ye gidilmeliydi. ayrıca erman moroğlu vekili olarak buna zaten hazırlanıyor da olabilirdi.

bu arada hakem carlos’ a da sarı kart göstermişti. keita’ nın aman allahı idi!!! olamazdı böyle bir şey! o pozisyonda keita’ ya kırmızı kart gösteren hakemin, carlos’ a da mor(t) kart göstermesi gerekmiyor muydu? bu stadda gerçekten de farklı işler dönüyor olmalıydı. bu hakemlerin hepsi, kurallardan bîhaberdi. belli ki bu hakemlerin hiçbiri, koskoca avrupa fatihi galatasaray kulübünün her daim kollanması gerektiğine dair eğitim almamıştı. ya da artık bu zorunluluğu ciddiye almıyorlardı. utanmaları gerekirdi! üstelik onun sözleşmesinde bu durumdan da bahsedilmiyordu. adeta şok geçiriyordu keita ve bu şaşkın duygular içerisinde, artık kaybettiği gözleri nedeni ile göremediklerine inanamayarak, buranın nasıl bir ülke, federasyonun nasıl bir federasyon, kadıköyün nasıl bir stad, gözlerini kaybetmesine sebep olan sıvının nasıl bir madde, kendisini sarılarak indirmeye kalkan carlos’ un da nasıl bir futbolcu olduğunu düşünürken kara kara, kafasını iki yana sallayarak şaşkın, üzgün ve de küskün, sahadan ayrıldı. 

ve rakip camiaların “derbi” dedikleri maç, neredeyse keita’ yı haklı çıkarırcasına top aut (out) tan  çevrildi diye sayılmayan bir net gol, lugano’ nun ceza sahası içerisinde kaba kuvvetle indirilmesi olayının gerektirmesine rağmen verilmeyen bir penaltı, colin kazım’ ın nefes almasına bile verilen fauller gibi falso hakem kararlarına rağmen geleneğe saygıdan ödün vermemecesine yine her zamanki gibi fenerbahçe galibiyeti ile sonuçlandı. bu şekilde fenerbahçe için en garanti maç olup bitmiş, öndeki ciddi maçlara bakma zamanı gelmişti. (bu şaka) :)

başka bir deyişle, son düdük çalınıp da bittiğinde bu derbi, artık fenerbahçe camiası tarafından fenerium markasının arda-rda on, 3-1 tarzı tişörtlerinin (t-shirt) pr şovu olarak tarihe geçmişti. 

işte bu hikaye böylece burada bitti, şimdi bizim de kerevete (sedir) çıkmamızın zamanı geldi.

başta da belirttiğim gibi, bu öykü rakibi bozdu. bozar!

fakat kişi bunun böyle olacağını bilir ve baştan kabullenirse, sonucu aldıktan sonra beyninin uyum sağlama sorunu yaşamasına ve bu nedenle de saçmalamasına gerek kalmaz.

sanırım anti-fenerli medyanın genel olarak sorunu bu. kabullenme gereğini kabullenememeleri. bu yüzden de her mağlubiyete illa ki karşı takım yani fenerbahçe odaklı ya da federasyon kaynaklı, veya uzaylı tabanlı bir ya da on bin adet kılıf bulma çabalarına girişmeleri. kendilerini ve taraftarı oldukları kulübü ise güneşin her sabah doğudan yükselişi kadar istikrarlı, kesin, net, doğru ve tartışmaya kapalı görmeleri.

aralarında psikolog bile var demiştim.

ben “pisi – kolog” değilim.

fakat aristo biliyorum.

mantık biliyorum.

önerme biliyorum.

çıkarım biliyorum.

zooloji biliyorum.

ok oops! diyorum…

zooloji bilmiyorum.

sadece nasyonel coğrafya kanalının sıkı bir takipçisi olduğumu söyleyebilirim.

fakat artık eskisi gibi sevmiyorum televizyon ekranından the wild (vahşi) izlemeyi. çünkü artık hayvanlar dünyasında olup bitenler de seviyesizleşti. çünkü kadıköydeki fenerbahçe  (10’ da 10) galibiyetinden sonra afrika kırsallarından doğup qtm (quality turkish media) ya uzanan ve “aslınıza dönün! aslınıza dönün!” uğultularını çeperlerine yansıttığı bir vakum etkisiyle tüm galatasaray camiasını “return to the source – kaynağa dönüş” ritüeline hipnotize eden şiddetli bir tornadonun içinden, lacivert denizden yansıyan sarı ışıltılar içinde bir deniz fenerini seyre daldığım parkın ucundaki bankta, girdaba çekildikçe son bir çırpınışla kilitlerini açtıkları kafeslerinden çıkıp, o deniz fenerine neşeli ve aydınlık köpükler salmakta olan coşkun dalgaların arasına sızmaya çalışan boa yılanlarını izliyorum korku içinde, şaşkınlıkla, nefretle! ve o tornadonun biran önce bunları alıp savurmasını istiyorum ait oldukları dehlizlere!

aristo, mantık, önerme vs demiştim. biliyorum evet de, bu işin nerede çalışmayacağının farkında olmak gerektiğini de biliyorum. eee boşuna dememişler; “hayat acıdır, biber de acıdır, öyleyse hayat biberdir” diye bakmayınız lütfen bu olaya”. çünkü bunu ciddiye alırlarsa, şu şekilde saçma bir yargının yerleşmesine neden olurlar camialarında:

“galatasaray türkiyedir. bütün stadyumlar da türkiyedir. o halde galatasaray bütün stadyumlardır. ya da, bütün stadyumlar galatasaraydır.”

açıklamalara baktığımızda kafalarının bu doğrultuda işlediğini rahatlıkla görebiliyoruz. bütün stadyumların galatasaray olmasını istiyorlar gerçekten de.  çünkü eğer öyle olmasaydı, adamın biri çıkıp da hem de psikolog olduğu ve bahsettiği durumun sosyo-psikolojik değerlendirmesi ile eşitler arasındaki kıyaslamasını yapabilecek bilgi ve birikime sahip olması gerektiği halde ve en önemlisi de kariyerine “üstad” sıfatını akademik ünvanı ile tescil ettirmiş olduğu bir ahvalde, saracoğlundaki bu bir-iki münferit tribün olayını terör boyutlarına çıkaracak düzeyde saçmalamazdı herhalde.  üstelik kendi sahalarındaki olay boyutlarının senelerdir istikrarlı şekilde saracoğlu ile asla kıyas kabul etmeyecek derecede bir vehamet taşıdığını çok iyi bilmesine rağmen.

terörmüş…

sensin terör!!!

bu ülkede terör dendiğinde bilmiyorum ki kaç kişinin aklına bu adamın taraftarı olduğu takımın taraftarı olan bir eli kanlı kişi gelmez. kim başkanı da hemşehrileri olmasına rağmen diyarbakır gibi hassas bir şehirde fenerbahçe şehre girişinden çıkışına kadar taş ve kaya yağmuruna maruz kalırken galatasarayın hep sevgi gösterileri ve coşku ile ağırlandığını bilmez. kim diyarbakır’ da açılan “galatasaray seni seviyoruz, seni seveni de seviyoruz” pankartlarını farketmez. kim haluk ulusoy döneminde galatasaraya geçilen bunca kıyağın, yapılan onca karşılıksız yardımın, fakir-fukara fonlarından haksız paralar aktarılmasının, kısacası yolsuzluk terörünün bilincinde olmaz…

kim, “mekteb-i sultani” nin, “iyi bir mal olsaydı bunca senedir devamında mülkiyelilikten mütevellit cümle devlet erkânının elinde oyuncak olan bu memleket, halihazırda yaşanılabilir ülkeler sıralamasında sonlarda olur muydu” sorusunu sormaz?

şimdi derbi tartışıyor bu ve bunun gibiler sanki bir düğmeye basılmış da giyotin başından, engizisyon kürsüsünden, yeni dünyada köle kırbaçlamaktan, hitlerin almanyasında gaz odaları kapılarında nöbet tutmaktan, afrikada, şilide diktatör koltuklarından, çiçek mikrobu sardıkları battaniyeleri kızılderili temsilcilerine verme işinden bir süreliğine ayrılıp burada derbiyi yazdıktan sonra hemen yine defolacaklarmış gibi yarım bıraktıkları işkencelerine devam etmeye!

acı, kan, zulüm temsilcileri her devirde, farklılaştığı durumlarda ilerleyen zamanın da etkisi ile vahşetin şekli, bukalemun misali hangi kalıba girmek gerekiyorsa devrin eziyetine eylem sahibi, o’ dur artık bu kişinin sureti. işte şimdi de hepsi, olmuşlar menfaatin tarafını tutan spor gazetecisi.  

terör demiş biri itişip kakışma ile bozuk para ve plastiğe bir de profesör olacak şaklaban!

millete yaşam koçluğuna soyunmuş sirk sahnesinden fırlayan!

………………………………………………………….

“gördüm oradaydı, işte o, başkanın yakın arkadaşı! artık bizden esirgeyecekler yolsuz mama ve maaşı!” diye bas bas bağırıyor resminde “semirtin beni” tarzı sırıtışı ve gözkapaklarında “ukalayım ben ukala!” kırpıştırışı ile köşesinden atıp tutan ısırgan!

bir de bir alıntı yapmamış mı sözde çin diyarından?!

“bir ülkede küçük insanların gölgeleri büyüyorsa, o ülkede güneş batıyordur” muş!

küçük insanlarmış…

sensin küçük insan!!!

utanmadan milleti aptal yerine koyup bir de “sarvan “cin ali” millet aptal mı?” başlığını atmandan!

güneşin batarken küçük-büyük demeden cümle varlığın gölgesini büyüttüğünü bilmediğimizi sanmandan!

6 yaşlarındaki çocukların yazdıkları onca güzel tespitler defterlerinde yitip giderken, ciddi gazete köşelerini işgal etmekle işlediğin insanlık suçundan!..

başkanın adamlarıymış…

sensin başkan adamı!!!

üstelik hakemin “maçı iptal etsem 50 ooo kişi camı çerçeveyi kırardı” açıklamasına da, “o zaman ev sahibi takım aleyhine karar da veremezsin sen” gibi sığlığı ayak tabanı bile ıslatmayan su seviyesinde bir düz mantık cevabı veren “cin ali” de aynen bu kişi!

şahısta öyle keskin bir zeka var ki, stada tam bir sene boyunca beklediği maçı izlemek için bırak kadıköy’ ü istanbul’ u, taa erzurum’ dan, antep’ ten, van’ dan, izmir’ den, antalya’ dan, londra’ dan, berlin’ den, münih’ ten, bakü’ den, alma ata’ dan, hadi ülke örneği verelim, çoğu yakın ülkelerden, bazısı abd’ den, kanada’ dan, avustralya’ dan gelmiş 50 000’ den fazla kişiye, daha maç başlamadan ve ezici çoğunluğu ne olduğunu bile anlamadan “hey millet maç iptal hadi defolun evlerinize, memleketlerinize!” anonsu yapılsın diyor! daha başlamadan maç iptal etmekle, maç içinde hoşa gitmeyen karar vermek durumlarını aynı kefeye koyuyor. ve bu adam bu zeka seviyesi ile “tendürek uzay üssü” nü kurup kimbilir hangi galaksiye mekik fırlatabilecek yerde, gitmiş bir gazetede köşe yazıyor. sonra da doğal olarak, bu ince zekasına göre bizim sıradan polis hakemin kalın kaçan hesaplarına karşı laf yetiştiriyor. birileri de tutmuş bu yerli anştayn’ ın “sen o zaman ev sahibi aleyhine karar da veremezsin, penaltı menaltı da veremezsin” gibi dahice çıkarımlarına “ya maç bu sebeple iptal edilip de galatasaraya hükmen galibiyet verilseydi, bazı takım taraftarları yenemeyeceklerini düşündükleri güçlü takım taraftarı arasına karışıp benzer olaylara sebebiyet vermeye çalışabilirlerdi” gibi safça savlar getiriyorlar. kardeşim hepiniz boşa konuşuyorsunuz. farkında değil misiniz karşınızda ürkütücü bir zehir zeka var!

maç iptal edilmeliymiş…

sen iptal ol!!!

…………………………………………………………..

“el rezilliko” diye bir başlık atmış biri de, ispanyol teknik direktör ve oyuncu getirmekle “el classico” şeklinde kadıköy derbileri ile özdeşleştirilen bir kavrama atfen.

aslında derbinin hemen akabinde yayına verdiği yazı ılımlı. öyle pek suya sabuna dokunan türden değil. belli belirsiz bir hayal kırıklığı eşliğinde, bir sonraki gs-fb derbisine çocukların götürülmemesini teklif ediyor o kadar. pek yaygara yapmıyor. fakat muhtemelen amirlerinden acele bir zılgıt yiyor. çok değil üç gün sonra da yukarıdaki başlığı attığı zehir zemberek yazısını giriyor. yani bu da kendini estirilen rüzgara bırakıyor ve derbi olaylarının tahlili ile çözüm önerilerini tartışmaya açmak için galatasarayın 10. fenerbahçe mağlubiyetini beklemiş olanların arasına katılıyor.

demek bu türlerde, aralarından birinin uyarması ile tetiklenen bir kafa çalıştırma mekanizması var. demek tribün olaylarının göbek adı olan ali sami yen için işaret gelmeyince oturup tribün şiddeti ve dehşetini bu hezeyanla tartışmaya kalkışmıyorlar. demek binlerce şişenin ve koltuğun, ses bombaları, çakmak ve bozuk para yağmurları eşliğinde sahaya atılıp ortamın gerçekten de cehenneme çevrildiği stad ali sami yen olduğunda kendi başlarına bu çözümleri üretmeyi vücutlarının yumuşak tarafları yemiyor.

zaten yazısı boyunca bu dahi (!) arkadaş, parlak bir buluşmuş gibi lanse ettiği fakat alt tarafı 25 ekimden bu yana adeta matrix’ in neo tarafından tanımlanıp somutlanan yoğunluğuna  ateşlenen bir av tüfeğinden çıkıp da havada asılı kalmış saçma taneleri görünümünde ve sanal-salınımsal vaziyetteki  satırları bulup, kopyalayıp yapıştırmasından ibaret çözüm önerilerini, hiç değilse genel olarak bir derbi aktivitesine uyarlama şekline bile getirmiyor. bu kindar arkadaş artık yediği azar ne boyutlarda ise, sürekli olarak “fenerbahçe-galatasaray derbisi” cezaları şu olmalı, bu olmalı, “fenerbahçe-galatasaray” derbisinde verilen saha kapatma cezası sonraki “fenerbahçe-galatasaray” derbisinde uygulanmalı vs şeklinde sadece “ev sahibi” ni işaret eden artniyetli vurgularla, bu olayların sorumlusu olarak aklınca sadece fenerbahçe taraftarını gösteriyor.

el rezillikoymuş…

sensin rezilliko!!!

…………………………………………………………..

bir başkası “hakemi havalimanından almaya fb plakalı bir araç gitti. niye gitti?” diyor. hakem araca binmeyi kabul etmemiş ama.

zannedersin ki bu memlekette bazı hakemler, maçını yönetecekleri kulübün yöneticileri ile maçtan bir önceki akşam boğazda  zıkkımlanırlarken ya da maç sonrası kupaları alıp kulüp yönecileri ile o kulübün yöneticisinin amcasının hasta odasına götürürlerken oturmuş da “ne iş?” yazıları yazmış.

sanırsın ki maç öncesinde futbolcu ile sarmaş dolaş olan, maç esnasında futbolcu tarafından kendisine gayet manidar şekilde göz kırpılıp da sadece mahcup bir eda ile gülümseyip gözlerini kaçıran yani adeta kırıtan hakemleri eleştiren taşlamalar dizmiş!

hakeme yalakalıkmış…

sensin yalaka!!!

…………………………………………………………….

biri fenerbahçe stadının okunup üflendiğinden, altında yatır olabileceğinden, diğeri galatasaraylı futbolcuların fenerbahçe taraftarı tarafından tedirgin edildiklerinden, bir başkası fenerbahçeye karşı sadece şanslarının tutmadığından, tek kale oynadıkları maçta bile johnson diye birinin çıkıp kazanılan tek pozisyonda gol atıp fenerbahçenin galip gelmesini sağlayabildiğinden, (biz de neredeyse tek kale oynadık ve hakan balta diye biri çıkıp kazandıkları tek pozisyonda gol attı fakat galatasarayın galip gelmesini sağlayamadı) ve daha neler nelerden dem vuraraktan, sanki derbinin yıldızıymış, tek kalede maç oynamış, on bin tane pozisyon bulmuş vs gibi galatasarayın bu kaçıncı mağlubiyetine galatasaraylı futbolcular, teknik direktör ile yöneticiler dışında hemen hemen herkesi, her şeyi bahane etmişler.

neredeyse çıkıp keita’ ya atılan bardağın galatasaray taraftarlarının bulunduğu tribünden geldiğini ortaya çıkaran kamera görüntülerinin, memleketteki sayısız derin devletlerden birinin ya da birkaçının işi olup fenerbahçe taraftar sitelerinin tamamının üyeleri ile birlikte liste halinde bir posta içinde savcılara bildirilmesi gerektiğine işaret edecekler.

ya da galatasaraylı futbolcuların, derbiyi önceki akşam evlerinde elektrikler kesik olduğu için çalışamadıklarından kazanamadıklarını, elektrikleri kesenlerin ise fenerbaçe taraftarları olduğunu ortaya atacaklar…

sizsiniz hepsi!!!

o ünlü çift ise zaten herkesin malumu…

biri teorisyen, diğeri pratisyen.

yönetim kademesinde kurulmuş olanı sözde kitabi anlatıyor. ve fakat talimat da talimat derken habire batıyor.

efendim talimat insiyatifi hakeme bırakıyormuş. maçın iptal edilip edilmemesi hususu hakemin takdirinde imiş. fakat talimat hakemin çıkan olayların niteliğine göre maçı iptal edebileceğini öngördüğü için, hakem maçı iptal etmemekle talimata aykırı davranmış.

sensin aykırı!!!

yaşına başına, konumuna kalıbına bir de şürekana bakan da bırak “insiyatif” kelimesinin anlamını, okuma yazmayı bile bildiğini sanır.

talimatı hepimiz biliyoruz sen merak etme anlatma gayretlerinde kendini helak etme. belli ki seni çok fazla aşan konular, bilip anlamadığın yerde ahkam kesme.

talimat olaylara göre maçın iptal edilip edilmemesinde insiyatifi hakeme bırakıyor. yani, hakeme diyor ki: kardeşim duruma göre bak, bu maç oynanır mı oynanmaz mı karar ver”.

hatta bir rivayete göre talimatın kamuoyuna açıklanmayan bir maddesinde, “o iki pozisyon dansözünün işbu talimat konusunda yaptıkları yorumlar geçersizdir, (bu bir hüküm olduğundan, hükmen oluyor yani hükmen geçersiz) hakemler bunları sakın ciddiye almasın” şeklinde bir düzenleme olduğu söyleniyor. bilmiyoru(k) artık!

diğeri de bu teorisyenin söylediğine benzer şeyleri genellikle müzik eşliğinde dans ederek ya da panolar önünde sözlüye kalkmış ama çok da sıkışmış ve sabırsızlıkla zilin çalmasını bekleyen öğrenci gibi zıplaya zıplaya anlatıyor.

hakeme maçı iptal etmedi diye “yumuşak olma” diyor.

asıl sen yumuşak olma!!!

ve aslında yine bir rivayete göre de, talimatın kamuoyuna açıklanmayan başka bir maddesinde “ekürilerden kılık kıyafet, takıp takıştırma, ev gösterme, gittiği memleketleri abartarak anlatma vs konularında rüküş ve sonradan görme olup fil iştahı taşıyanın söylediklerine ise sadece gülünüp geçilecek” hükmü varmış deniyor. bunu da bilmiyoru(k) artık.

dolayısı ile biz de “vardır herhalde” dediğimiz talimatın bu maddesine uyuyor ve gülüp geçiyoruz. :) (güldük)

öykü bu kadar…

şimdi gelelim teşhis ve tedaviye.

teşhis:

aman ya kardeşim durum çok vahim!

bu ağır kitlesel “kafayı yemiş olma” vakası iki ciddi olguya işaret ediyor:

1- kitlenin geri zekalı olması hali

2- kitlenin aslında idare eder bir zekada olup karşı taraftakileri geri zekalı sanması hali

tabii ki menfaat temini, menfaat beklentisi, kişisel kin ve garez dürttürmesi, kıskançlık ve aşağılık komplekslerine esir olma, geleceğe dair belirsizlik, güvensizlik, umudun yitirilmesi, başarısızlık, kümeye düşme, yitip gitme, borç batağında debelenme, nihayetinde tam çöküş korkusu şeklinde başgöstermiş olan kaygı ve sıkıntıların biri ya da birden fazlası da hastalığın etmenleri arasında sayılabilir. fakat ben bu işe başta da söylediğim gibi ilmi açıdan yaklaşmadığımdan, o kadar ayrıntıya giremeyeceğim.

tedavi:

  • hastalık birinci şıktaki durum ise tedavisi bulunmamaktadır. hastaların derhal bir akıl ve ruh sağlığı merkezine yatırılarak bakım ve gözetim altında tutulmaları önemlidir. saldırganlığı çevreye zarar verme boyutuna gelen hastalar için ilaveten ilaç tedavisi gerekmektedir.
  • hastalık ikinci şıktaki durum ise, hastaların derhal ve en azından bir on dakika kadar fenerbahçe başkanı aziz yıldırım ile başbaşa görüşmeleri gerekmektedir. bu kür, hastalığı yüzde yüz oranında tedavi etmektedir.

hepinize cümleten geçmiş olsun, fenerbahçemizin 10/10 haklı galibiyeti tekrar hayırlı, uğurlu ve de kutlu olsun!

not: farkındaysanız bunların asıl derdi cinnet geçirmekten ziyade, cinnet geçirtmek üzere oluşturdukları bir teşekkül halinde faaliyette bulunmaları. gayet bilinçli ve hazırlıklılar yani. bütün bu olanların şifresi; düğmeye basılması ve harekete geçilmesi! etki-tepki, sebep-sonuç vs. dir. fakat unuttukları konu, bu durumun herkes için mümkün olduğudur…

ya diyarbakırspor

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 02 Nov 2009

maça çıkmamak için gs den, maça çıkmak için de fb den menfaat bekliyorsa??

acilen avrupa ligini bırakmamız lazım!

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 02 Nov 2009

fenerbahçe için bu seneki en önemli hedef ligde şampiyonluk değil mi?

futbolcularımızın kafalarında bir yandan da uefa avrupa ligi ve türkiye kupası maçları ağırlık oluştururken, kayserispor gibi ligde en fazla 5. likten başka bir hedefi ve kulvarı olmayan takımlar bize karşı canlarını dişlerine takarak oynuyorlar.

ben bu akşam kayseride, fenerbahçeli futbolcularda derbi yorgunluğu yanında kayserisporlu futbolcuların klasik fenere karşı sert oynama anlayışlarına ilaveten kötü zeminden kaynaklanan ciddi bir sakatlanma korkusunun bulunduğunu düşünüyorum . ve iddia ediyorum ki, bizim futbolcular maça daha fazla asılsalardı büyük ihtimalle ciddi sakatlık problemleri ortaya çıkacaktı.

fakat futbolcularımızın kafalarındaki avrupa ligi maçları stresinin lig maçlarındaki performanslarına çok daha olumsuz bir şekilde etki ettiğini hissediyorum. dolayısı ile takımın tüm gücü ile şampiyonluk hedefine kilitlenebilmesi için, bu seneye mahsus olmak üzere avrupa ligini bırakmamız gerektiğine inanıyorum.

şu 1-0’ ın üzerine yatma huyundan vazgeç!

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 01 Nov 2009

nedense artık ilk golü atan takımın fenerbahçem olmasını istemiyorum.

tamam biraz yorgunsunuz. geçen hafta derbi vardı ve galatasaraya pozisyon vermeden maçı bitirmek yolunda çaba harcadınız. başarılı da oldunuz.

tamam kayseri zor bir deplasman. galatasarayın yan takımı.

tamam tolunay kafkas kabul etmese de fenerbahçe maçları ile atomu parçalama çalışmaları yapar hep.

tamam geçen hafta kayseri sırf bu maç uğruna kupayı da bıraktı.

tamam tolga özkalfa gibi her yeri siyah-beyaz gören biri yönetiyor maçınızı.

tamam kendini hakem zanneden bu şahıs durduk yerde “şu sarı-kırmızılı takım gol atamayacak galiba, bari bir penaltı vereyim” dedi.

tamam o penaltı pozisyonunda da esasında ofsayt vardı.

tamam o, bu, şu…

işte bu nedenlerle fenerim, ikinci golü aaa-taa-cakkk-sınnn!!! işini şansa bırakmayacaksın… unutma, seninle olan  maçları bu ligdeki çoğu takım için en önemli maçtır. ve bu da çok doğaldır. onlara karşı sinirlenmek değil, tedbirli olmak gerektir.

kayserisporu da tebrik etmek isterdim ama galatasarayı yenebildikleri bir sene bizi de yener ya da berabere kalırlarsa :)

bülent yıldırım çok iyi yaptı

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 01 Nov 2009

bu petkoviç’ in galatasaray maçlarında neler yaptığının iyice anlaşılması bakımından süper oldu 6 saniye kuralını uygulayıp sarı kart çıkarması ve endirekt serbest vuruş vermesi.

galatasarayın da bunu iyi değerlendirip 2. golü atması da süper oldu. böylece petkoviçin foyası dikkat çekti.

bu petkoviçe dikkat edin galatasaray maçlarında. adam genellikle sivasspor 1 atsa 2 yiyecek gibi oynuyor. çoğu zaman da başarıyor önceki sene 5-3 biten maçta olduğu gibi.

sen 1-0 geride olan takımın kalecisisin ve topu bir türlü oyuna sokmuyorsun. ne yapmaya çalışıyorsun? takımının gol atmasını engellemeye mi? kazara son dakika takımın galatasaraya bir gol atar da ilk devre berabere biter falan diye mi endişe ediyorsun?

petkoviç saman altından su yürütüp duruyordu her sene. şimdi bu taktiği gole sebebiyet verince kendisi de bozulmuştur. tabii ki gol yediklerine değil de, resmen maçı satma pozisyonlarında oynadığının çok fazla belli olmasına.

şimdi ikinci devre başladı. iki birbirinden berbat futbol takımının maçının ikinci devresini mi izlemeli, yoksa bir avrupa maçı bulup oradan mı devam etmeli?!

bu arada musa çözen melihin sesini biraz daha kıs da bari sadece üç beş kişinin tezahüratını dinleyelim. yalnız sen boş stadın üst tribünlerini göstermekten kaçınsan da anlaşılıyor valla neredeyse “o ahmetin, bu da mehmetin” dedirtebilecek derecede az sayıda kişinin anormal seviyede gür çıkan sesi. tamam anladık galatasaray taraftarı haklı olarak bizim patavatsız ercan saatçi’ yi protesto edecek. yalnız sen bu şekilde maç yayınlamakta ısrar edip durursan ilerde işsiz kaldığında düğün filmi çekmeye bile çağırmazlar ona göre.

eh maçı izlemeye karar verdim aslında. ve tek dileğim, ilk devrenin tersine bu devre galatasarayın yüzüne karşı esecek olan poyrazın sivasın emek harcayan birkaç futbolcusuna yardımcı olması. yoksa zaten bu sivas bu sene kesin küme düşer ve bu maç da aslında çok kötü oynamakta olan galatasarayın açık ara farklı galibiyeti ile biter.

işte köşe yazarı: hasan ali atasoy! erman moroğlu sen bunu iyi oku!

Posted in Fenerbahçe by mescalinia on 31 Oct 2009

http://fanatik.ekolay.net/Fenerbahce-Saha-yetmez,-kulup-de-kapatilmali_6_YazarDetay_151243_17.htm

 

Saha yetmez, kulüp de kapatılmalı!

Galatasaray-Fenerbahçe Kupa maçı… Tarih: 22 Mart 2006… Yer: Ali Sami Yen… Gözlemci raporu: 78 kez organize küfür, sahaya atılan 221 yabancı madde, 9 ses bombası, 5 Bengal ateşi… 221 yabancı maddenin içeriği: Avize parçaları, çakmak, bozuk para, ses bombası, mukavva boru, pet su bardağı, pet su şişesi… Ceza: 1 maç seyircisiz.

Galatasaray-Fenerbahçe Kupa maçı… Tarih: 22 Mart 2006… Yer: Ali Sami Yen… Gözlemci raporu: 78 kez organize küfür, sahaya atılan 221 yabancı madde, 9 ses bombası, 5 Bengal ateşi… 221 yabancı maddenin içeriği: Avize parçaları, çakmak, bozuk para, ses bombası, mukavva boru, pet su bardağı, pet su şişesi… Ceza: 1 maç seyircisiz.

Ee, sen misin ligin kalitesini düşüren, sen misin devleti hortumlamadan, bedavacılık yerine kendi kendine stad yapan… Sen misin anlı şanlı yorumcuları bariz ofsayta düşüren, umutlarını boşa çıkartan…. Seyircisizmiş, saha kapatmaymış, hükmen mağlubiyetmiş ne hacet; bu kulübü bir daha açılmamak üzere lağvetmek lazım.

Milat hangisi olmalıydı?
Türk futbolunda bir maç emsal teşkil edecekse onun miladı hangisi olmalı? Tabii ki, 12 bin koltuğun parçalanarak giyotin gibi saha içine savrulduğu, bir polis amirinin kör edilip, 17 polisin de yaralandığı, binlerce şişe suyun sahaya indiği, bozuk para, çakmak ve tanımlamayan bir sürü cismin de sahaya fırlatıldığı o vahim maç olmalıydı değil mi? Ne gezer; cezası sadece 4 maç seyircisiz, 5 değil. Çünkü cezanın biri de küfür tekrarından. Kadroda olmadığı halde saha içinde ısınan Lugano’ya saldırıp, küfreden Hasan Şaş’a 2 maç, sonra Tahkim kıyağıyla 1 maç.

Vardır bir bildikleri!
Şimdi bu aklıevvel güruha göre hakem o maçı oynatmakla doğru yapmıştı. Bir başka hakem de Denizli’de dakika başı durdurulan maçı oynatmakla da en en, hatta en bi en doğrusunu yapmıştı. Tek hakemlik defosu, oyunun durduğu dakikaları yeniden süreye eklemekti! Yani ikisi de oynanmalıydı. Ancak bu son maç kesinlikle oynanmamalıydı. Olay çıkmasına bile gerek yoktu. Evsahibi daha maç oynanmadan hükmen mağlup ilan edilmeliydi. Haklılar; âkil ve makul adamlar neticede, vardır bir bildikleri…

Ha, hiç kimse “Fenerbahçeli futbolcular her türlü cisim ve küfür yağmuru altında, ısınma sırasında saldırıya uğradığı halde, niçin provoke olmadı, nasıl 2-0 galip geldi” diye sorma densizliğinde de bulunmaz. Çünkü müridler ekmek yediği kaba pislemez. Dolayısıyla düzenin baronlarını ve şeyhlerini karşısına almaz. Çünkü bu düzen 15 yıldır taammüden, bilinçli, kasıtlı ve kurgulanmış olarak Galatasaray düzeneğidir. Aldığı ceza da, aldırdığı ceza da Galatasaray’ın PR başarısıdır.

Tek tek belirlenmeli
Öyle tuhaf bir düzendir ki; Fenerbahçe, Galatasaray’ı yendiğinde, Beşiktaşlılar ve Trabzonsporlular onlardan daha fazla ifrit olur. Daha da vahimi bazı Fenerbahçeliler hepsinden fazla sinire keser. Ancak her şeye rağmen, bütün bunlardan, olacakları bile bile, bu haltı yiyen Fenerbahçeli kisveli yaratıklar suçludur. İttifakın tamamı bir araya gelse bu takıma bu kötülüğü yapamazdı. Ve eğer Fenerbahçe Yönetimi, çanakçı ve sabotajcıları stat kameralarından tek tek tespit edip, seyircisiz oynamaktan kaynaklanan maddi kaybı ve para cezasını onlardan tahsil etmek için mahkemeye gitmezse bu da suça ortaklıktır. Yataklık yapmaktır. En azından onaylamaktır.

Şununla etiketlendi:, ,